Şehîdin Babası

Süleyman Nazif · Fırâk-ı Irak

Meclis-i mâliye azâlığından mütekâid pederi otuz beş sene evvel
vefât etmişti. O zamân kendisi yirmi bir yaşında, Mekteb-i Mülkiyye-i
Şâhânenin son sınıf imtihânlarını ihzâr ile meşgûl idi. Babasının İrtihâlinden
iki ay sonra aliyyü'l- a'lâ, derecede şehâdetnâme ve ğâlibâ
altı yüz kuruş maâş ile bir nezârete memûr oldu.

Babası ona Cerrâhpaşa'da denize nâzır, güzel bir hâne ile Eminönün'de
üç dükkan ve Galata'da küçük bir hâne mîrâs bırakmıştı.
Şu bir kaç parça mülkün irâdı, o zamânlar temîn-i refâh etmeye kâfî
idi. Bununla berâber taşralarda çalışmak isteyerek, bir kaç sene sonra,
bulunduğu kalemi terk ile, bir vilâyetin maiyyet-i memuriyyetini
istidâ etti. Emeli Anadoluyu, anavatanı dolaşarak hem hizmet etmek,
hem memuriyyet maaşından tasarruf edeceği para ile adaların birinde
bir köşk yaptırarak, ömrünün son senelerini zarif bir bahçe ile zengin
bir kütüphâne ortasında geçirmekti.

Dünyâda yalnız bir vâlidesi ve efrâd-ı âile nâmına da kendisini
büyütmüş olan bir dadısı vardı ki vâlidesinin cihâz halayığı iken eskidikçe
dostu, hemdemi, hemderdi olmuştu.

O, küçük âilesini müstashiben mahall-i memûriyyetine azîmete
hâzırlanırken, mahallesinde, genç memûru birkaç gün düşündüren
küçük bir hâdise oldu: Evlerine muttasıl ahşâb hâneye yeni bir âile
nakl etmişti. Genç bir kızın ara sıra pürüzsüz, titrek bir sadâ ile okuduğu,

Nihânsın dîdeden ey mest-i nâzım,
Bana sensiz cihânda cân ne lâzım!..
Benim sensin felekte sâyesâzım,
Bana sensiz cihânda cân ne lâzım!..

mısrâlarıyla başlayan bir şarkıyı kendi hânesinin cumbasından teessür
ve istiğrak ile dinlerdi. O zamânı idrâk edenler, bu şarkıyı mutlakâ
tahattur ederler. Her yerde hemen her gün okunur, bestesi de güftesi
gibi merğûb bir neşîde idi.

O, yüzünü görmediği kıza muhrik sesinin delâletiyle kendi yâdında
tersîm ettiği bir çehre, meselâ iri ve baygın elâ gözler, uzun kirpikler,
beyâz ve az tonbul bir yüz, bir kısmı alnının üstüne dökülmüş kumral
ve gür saçlar iâre eder ve okuduğu şarkıyı dinler, dinlerdi.

Bu ancak bir kaç gün devâm edebildi. Şu bî-günâh hâdise istisnâ
olunursa hayâtının sahâif-i güzârişine hîç bir mâcerâ-yı muâşakanın
satr-ı tazîbi karışmamıştır.

Eşyâsının lüzûmlu aksâmını ve iki sandıkı dolduran kitâplarını
alarak vâlidesiyle dadısını ve bir de on beş senedenberi hizmetlerinde
bulunan Kengirili aşcı kadını bi'l-istishâb, bir perşembe günü Akdeniz
tarîkiyle semt-i maksûda revân oldu. Bindiği vapur, kendi hâneleri
hizâsından geçerken, bir rub' asırlık hayâtının en canlı hâtıraları karmakarışık
sûrette hayâlinden güzerân oluyordu. Bu sırada, pürüzsüz,
mühtezz bir sadâ kulağına,

Nihânsın dîdeden ey mest-i nâzım!..

Mısrâını fısıldar gibi oldu. Bu tahattur onu pek ziyâde mütehassis
etmişti. Gözlerinde yaşarmak istidâdını hissederek kamarasına çekildi.
Ve bir daha onu düşünmek istemedi. Mahall-i memûriyetine vâsıl
oldukları zâmân şarkıyı da hânende-i nâ-mer'îyi de hemen büsbütün
unutmuştu.

O, taşra hayâtının fikre tenbellik ve uyuşukluk veren itiyâdâtına
kapılmayarak bir parça merdümgirîzâne yaşadı.

İstanbul'un matbûâtıyla pek iyi vâkıf olduğu Fransızcanın enâfis-i
âsârını ihtimâm ile takîp ediyordu. O kadar ki sekiz sene iftirâktan sonra
ilk defa olarak sıla-i rahm için İstanbul'a geldiği zamân arkadaşları
terakkiyât-ı fikriyyesini biraz hayret, biraz da hicâb ile takdir etmişlerdi.

Ulûm-ı müsbetenin telakkiyâtından başka hîç bir şeye ehemmiyet
vermeyen ve itimâd etmeyen o metîn zekânın irs ve itiyâd sâikasıyla
bazı ebâtîle karşı zaafı hissolunurdu. Meselâ senenin bazı aylarını,
ayların bazı günlerini meşûm telakki eder, çift sayıların tek adedlerden
ziyâde bereketli olduğuna inanmak ister, her ayın ilk defa olarak gördüğü
hilâli akabinde ilk nazarının taalluk edeceği çehreden yümn ve
nahs gelebileceğine kâil ve hele rüyâya adetâ mutekid idi. Bu hâliyle
çok defalar kendisi de istihzâ etmiş ve,

— Ne yapayım?.. Elimde değil ki!.. Bunlar benim asâbımın
akîdeleridir, demişti.

Muvakkat tahkîkât memûriyyetleri, kâimmakâmlıklar, mutasarrıflıklarla
Anadolu'yu, Araplar, Kürtlerle meskûn vilâyetleri tâm
yirmi sekiz sene dolaştı. Miyâh-ı câriyenin menâzır-ı hayâtından mahrûm
ve ağaçsız çöl kasabaları, boğazlara, uçurumlara, ormanlara gömülmüş
dağ beldeleri, havâsı ceyyid veya sıtmalı gûnâ gûn yeler, işte yirmi
beş yaşından elli üç yaşına kadar geçen seneleri bel' eden mekâbir-i
ahyâ. O bunların îcâb ettiği kasveti azm ve irâdesinin kuvvetiyle
yenmişti. Ömrünün son demlerini tesliye ve terfih edecek köşk, İstanbul
adalarının birinde melâz-ı hayâtı olacak yuva, ona teşcî-i hayâliyle
muhîtinin her dem izâcında iâre-i kuvvet ederdi. Yirmi sekiz sene zarfında
yalnız dört kerre İstanbul'a mezûnen gelerek bu uzun müddetin
ancak sekiz ayını maskat-ı re'sinde geçirebilmişti.

İffet ve istikâmet husûsunda mutaassıb, âdetâ titizdi. Ve isrâfı
sevmediği gibi hissetten de müteneffir idi. On altıncı sene-i istihdâmında
mutasarrıflığı ihrâz ettikten sonra maâşının nısfıyla İstanbul'daki
vâridâtının tamâmını muntazaman tasarruf etti. Üç bin küsûr kuruş
maâş ile bi'l-istidâ tekâüd edildiği zamân beş bini mukaddemki memuriyetler
maâşının tasarruf edilen miktarından olmak üzere, on iki
bin kusûr lira bankada parası mevcûd idi. Bu meblağ, o zamân her emel-i
masûmu tatmîne bâliğan mâ-beleğa kifâyet ederdi.

Taşraya çıktıktan bir sene sonra bulunduğu vilâyet defterdârının
kerimesiyle teehhül etti. Kendisi gibi İstanbullu, gayet güzel itinâ
ile terbiye ve talîm edilmiş bir hanım; ki aralarında ancak sekiz yaş
kadar bir fark vardı. Evlendiler ve seviştiler. Teehhüllerinden iki sene
sonra, çöl ortasına düşmüş bir kazâ merkezinin kızgın güneş altında
sağlam güzel bir erkek çocukları dünyâya geldiyse de zavallı genç kadın,
valideliğin nimet ve zevkini dört gün kadar idrâk ederek hummâ-yı
nifâsîden vaz-ı hamlin onuncu günü terk-i hayât etti!.. Bu darbe yeni
peder olan zevci fenâ hâlde sarsmıştı, oğluna karşı vâlidelik vezâifinden
hisseyâb oluyor, kendi vâlidesiyle dadısının nevzâda bezl ettikleri
ihtimâma o da iştirâk ediyordu. Şefkat-i übüvveti bir kat daha teşdîd
eden bu fazla ve mecbûrî iştigâl ve takayyüd, onu evlâdına diğer babalardan
ziyâde rabt etmişti. Çocuk büyüdükçe bu merbûtiyyet tezâyüd
etti seneler hep böyle geçmiş; tekâüdünü istihsâl ile Kınalı Ada'da,
daha evvel inşâ ettirmiş olduğu köşke yerleştiği zâman, yirmi beş
yaşındaki oğlu babasının münevver, zeki, azimkâr bir müsteşârı, bir
mahremi, en yakın arkadaşı olmuştu.

Doktora imtihanlarını vermiş, o sene mekteb-i hukûktan neşet
edecekti, Harb-i umûmîye âit seferberlik ilân olundu. Ve genç hukûk
şinâs da arkadaşlarıyla berâber davet olundukları silâh altına şitâb etti.

Ben onu bu sırada Kınalı Adasını tezyîn eden her türlü esbâb-ı
refâhı muhtevî köşkündeki zarîf bahçesiyle zengin kütüphânesinin
arasında biraz münzeviyâne ve fevkalâde kibârâne ömür geçirirken
tanıdım. Ve az zamân içinde mütekâbilen seviştik, İstanbul'a nâdiren
gelir ve her geldikçe beni behemehâl arardı.

Oğlunun askerliğini mütevekkil bir tebessümle telakkî etti. Hukuk
şinâs iyi bir nefer ve iki üç aylık bir talîmden sonra mükemmel bir
asker olmuştu. İhtiyat zâbitliğiyle Irâk cephesine memûr ettiler. Oradan
babasına yazdığı mektûplar pek harâretli, dîn aşkı, vatan muhabbetiyle
malî idi. Biraz sonra haber aldık ki Şuaybe önünde sağ memesinin
üstünden bir mitralyöz kurşunuyla yaralanmış ve tedâvî için Bağdâd'a
kadar getirmişler.

Bağdâd askerî hastahânesinde elli gün yattıktan sonra üç ay tebdîl-i
havâ ile İstanbul'a geldi, ne kadar değişmiş: Ne kadar sararmış ve ne
kadar zayıflamıştı!..

Ziyâretlerine gittim. Babası oğlunu tekrâr gördüğü için memnûn,
fakat cisminin muvâcehe-i harâbîsinde endîşenâk ve müteelim idi.
Tebdîl-i hevâ müddeti bitmiş mi idi bilmem, Ğaliçya seferi için müretteb
fırkalardan birine memûr etmişler. Baba, oğul hîç bir kelime-i şikâyet
teâtî etmeksizin, bir kaç damla gözyaşıyla ıslanan bûseler arasında
ayrıldılar.

Galiçya'dan ikişer hafta fâsıla ve kırk gün teehhurla üç mektûb
geldi.

Bu kağıtlar bir buçuk sene evvelki tüvânâ, cedelcû zâbitin harâretli
hitâbelerini değil, asâbı gevşemiş, meftûr bir adamın yorgun hasbihâllerini
muhtevî idi. Son mektûbunda babasına diyordu ki:

Bu gece rüyâmda ceddinizi gördüm. Ne kadar sevimli bir adamdı!
...Beni yüzümden, gözümden öperek hâlimi ve sizi sordu. Velâdetinizden
çok evvel vefât etmiş, sizi bilmiyormuş. Bana da "ne vakit yanıma
geleceksin oğlum?.." dedi. Bu suâl keşki fevkalâde bir hâle işâret,
bir beşâret olsa!.

Zavallı peder!.. Bu rüyâyı hüsn-i tabîr ediyor.

— Ölü görmek hayırdır. Davet de daha pek çok zamân dünyada
kalacağına işâret!. .

Diyordu.. O bu mektûpla âdetâ mütesellî olmak istemişti. Fakat
aradan haftalar, aylar geçiyor. Oğlundan haber gelmiyordu. Bu halecânlı
günlerin birinde ziyâretine gitmiştim. Artık evvelki kadar okuyamıyor
ve bahçesinin gûnâ gûn çiçekleriyle eskisi gibi uğraşmaktan âciz, açıkta
tahta veya hasır kanepeler üstünde sâatlerce dalgın, uyuşuk oturuyordu.
Fikrini bir müddet başka şeylerle işgâl etmek istedim. Nelerden
mahzûz olacağını biliyordum. Sohbetimiz onu bulunduğu hâlden yavaş
yavaş ayırarak cânlandırmak istidâdını gösterir bir tarz aldığı zamân
demir parmaklıkla bahçeyi sokaktan ayıran duvarın ötesinden ve karşıki kaldırımdan, bir bacağı kesilmiş ceketinin üstünde kırmızı ve beyâz
renkli şeridi uzaktan bile fark olunan, genç, iri, yakışıklı bir zâbit
iki koltuk değneğine dayanmış âheste âheste geçiyordu. Bunu görür
görmez ne söylediğini unuttu. Ve birden bire sarararak dudakları titremeye
başladı.

— Aman yâ Rabbi!.. Benimki de böyle mi gelecek?..
dedi.

İkimiz de susmuş, ikimiz de ne söyleyeceğimizi şaşırmıştık. Aradan
beş, on dakîka geçti. Sükûtu yine kendisi ihlâl ile,

— Âh gelsin de nasıl gelirse gelsin!.. dedi. Onu ben gelir gelmez
evlendireceğim. Şu bahçenin ortasında, çemenlerin üstünde çenberlerini
çevirerek koşacak torunlarım bana her şeyi unuttururlar. Koşsunlar,
oynasınlar, yalnız çiçeklerimi koparmasınlar, çünkü bunları da
uzun emeklerle yetiştirdim.

Bu sözleri söyledikten sonra birkaç dakika sükût etti. Ben o gün
gelmiş olduğuma nâdim, muztarib düşünüyordum. Birden bire acı acı
gülmeye başladı. Çehresinde o zamâna kadar hiç görmediğim bir hâl
gözlerinde vahşî bir şule vardı; ne yalan söyleyim!.. Korktum, ve
kaçmak istedim.

Habersiz geçen haftalar peder kalbinin endîşelerini dakîkadan dakîkaya
arttırıyordu. Günün birinde bahçe kapısının çıngırağını ihtirâz
ile çalan bir posta müvezzi'i, hizmetçi kıza sağ köşesi damgalı resmî
bir zarf uzattı. Ve makbûzunu sonra gelip alacağını söyleyerek tecrübedîde
memûr, âdeta firâr edercesine uzaklaştı.

Gelen tahrîrât, harbiye nezâretinden idi. Mahdûmunun düşmandan
bir siper "istirdâd ederken, bölüğünün başında şehîd olduğu haber veriliyor,
peder-i muhterem de hem taziye, hem kemikleri Galiçya'nın
topraklarına karışmış olan ecdâdın ervâhını kahramanca ölümüyle
müftehir eden böyle bir oğul yetiştirmiş olduğundan dolayı tebrîk
ediliyordu.

Hem taziye, hem tebrik olunan peder, bu satırları ilk okuyuşta
hiç bir şey anlayamadı. Bir kaç kerre daha okudu. Hayır!.. Uyuşmuş
ve donmuş dimağı bu satırlara sokulmuş muammâyı bir türlü halledemiyordu.
Ufk-ı idrâkini kaplayan sehâb-ı ibhâm henüz büsbütün
dağılmadan odasına çıkarak oğlundan son gelen mektûbu yazıhânesinin
orta gözünden çıkardı. Ve dikkatle okumaya koyuldu. Fakat
şimdi gelen resmî kağıdın muhteviyâtıyla oğlunun rüyâsı arasında sarîh
bir tenâkuz var. Mâdem ki ceddi oğluna görünmüş ve davet etmiş,
o behemehâl hânesine sâlimen avdet etmeli idi.

Ölü görmek hayra işaret, davet de dünyâda kalmaya beşâret!
.. Mektûbu da, tahrîrâtı da bir masanın üstüne atarak, câbecâ kitâp
dolapları mevzû geniş yazıhânesinde ve eli arkasında ağır adımlarla
dolaşmaya başladı. Güneş İstanbul'un ufkundan gurûb etmiş, karşıdaki
Anadolu sâhili kararmaya yüz tutmuştu. Artık ne oğlunu düşünüyordu,
ne Anadolunun yirmi sekiz sene süren yeknesek, melâl-âlûd, kasvetli
hayâtını, daha evvele, Cerrahpaşadaki lâkayd, masûm, şen senelere
ircâ-ı tahattur etti.

Hâlin ye's ve ıztırâb ile çırpınan dakîkalarında mâzînin elvâh-ı
mesûdesini temâşâya dalmak ne kadar elem-âverdir!.. Hoş geçen
demlerimize "felekten çalınmış bir gün" deriz. Fakat felek, çalınmış
her günün bedelini ve intikâmını bizden muztarib ve meftûr düştüğümüz
dakikalarda -hem de fâizi ve ez'âfıyla alır. Hâlin girîve ıztırârından
ne vakit hâfızamızın habl-i yâdına sarılarak çıkmak istersek daha
derin bir girdâb-ı ducrete düşeriz. İnsânda fıtrî bir dâ'ü's-sıla-i mâzî
vardır. O tahassürü, bir de hâlin kahrıyla meftûr olduğumuz zamân,
tehzîz ve îkâz edersek, tâb-ı tahammülümüzü kendi elimimle kırmış
oluruz.

Ey fânî!.. Mâzîden husûsiyle mâzînin, senin hayâtın ve senin saâdetin
gibi, nâ-pâydâr ve bî-vefâ eyyâm-ı ezvâkını kara günlerinde yâd
etmekten kork. Geçmişin tesliyet dilendiğin eli, seni hissen zayıf ve
hasta bulursa, mevcûdiyyetini kıran bir pençe-i kâhır olur.

Zavallı baba!.. O dakîkada ne muhâkemesine hâkim idi, ne ihtiyârına
sâhib. Nefsini, güzel geçmiş günlerin müstehzî ve muazzib
yâdına, pür-fütûr ve bî-irâde, teslîm etti.

Merhûme vâlidesi gençliğinde İstanbul'un en güzel kadını imiş.
Bu en güzel kadının enzâr-ı şefkati önünde koşan, oynayan çocukluğunu,
sonra da istikbâl-i dûrâdûra âit bir gâyeyi tatmîn azmiyle İstanbul'u
terk etmek istediği zamânları düşündü. Oğlunun mektûplârı
inkıtâ ettiği haftalardan biri ara sıra gözlerinde beliren ğarîp şulelerden
biri bu sefer de parlamaya başlıyordu. Birden bire gözlerini tavana
dikerek bir iki dakika arandı. Dudakları hafîf sûrette titriyor, boğazından
bî-manâ, fakat nağmeli bir mırıltı çıkıyordu. Biraz sonra gür ve
acı bir sesle, adetâ haykırır gibi terennüm ettiği duyuldu:

Nihânsın dîdeden ey mest-i nâzım,
Bana sensiz cihânda cân ne lâzım!.
Benim sensin felekle sâye-sâzım,
Bana sensiz cihânda cân ne lâzım!

yetmiş sekiz yaşındaki dadısı küçük beyinin tam kırk senedenberi
şarkı okuduğunu işitmemişti. O hâlâ bu ihtiyâra "Küçük Bey" derdi.
Ve gülenlere de,

— Ne yapayım?.. Elime doğdu, beşiğini salladım. Aksakallı da
olsa yine benim küçük beyimdir.

İtizârını savururdu.

Dadı sessiz, sessiz ilerleyerek yarı açık kalmış olan oda kapısının
aralığından baktı. Beyin o vakte kadar hiç görülmemiş bir hâli vardı.
Girmeye ve sormaya cüret edemedi. Biraz sonra yemeğe inmesini
ihtâr için gönderdiği hizmetçiyi de bey bir el işâretiyle savdı.

Şarkısına pek kısa fâsılalarla devâm ediyordu. Sabâh olmuştu.
Güneş Anadolunun ufkundan doğarken o aynı tavır ve edâ ile şarkısını
okuyor, okuyordu:

Dil-i vîrânımı yıktın temelden,
Geçirdin gönlümü her bir emelden,
Rehâyâb olmadın zâlim ecelden,
Bana sensiz cihânda cân ne lâzım!..

Güneşin odaya dökülen eşi'a-i muhrikası ona şarkısını kestirdi. Artık
dolaşacak kuvveti de kalmamıştı. Gözü, masanın üstünde açık duran o
kefen suratlı iki kağıda ilişti. Önünde tevakkuf etmiş dokunmaya
âdetâ cesâret edemiyordu. Uykusuzluktan, açlıktan bî-tâb kızarmış
gözlerinde mâ'hûd şule, birden bire her zamankinden daha şiddetle
peydâ olarak, evvelâ oğlunun mektûbunu, sonra da Harbiye nezâretinin
tahrîrâtını okudu. Bunda anlaşılmayacak hiç bir şey yoktu. Dün akşamdan
beri intikal edememiş olduğuna kahkahalarla hayret etti.
Mesele pek sarîh: Ordu oğlunu hidemâtına mükâfaten terhîs etmiş.
Hîç oğlu ölen bir baba tebrîk olunur mu?.. Bu ancak tehniyet-i terhîstir.
O nerede ise, ihtimâl ki bugün, bu sabâh kendisine gelecek, akşamdan
beri endişenâk, sâkit duran dadısını çağırdı:

— "Artık bizim çocuk geliyor. Evvelâ dedem tebşîr etti. Şimdi de
ordudan haber veriyorlar. Bana bir kahvaltı hâzırla. İlk vapurla gelmek
ihtimâli var." dedi.

Bu müjde ile sevinen dadının hemen hazırladığı kahvaltıyı kır
sakallı küçük beyi yerken, cefâkeş kadın, her iki beyini kavuşturacak
olan Cenâbullâha şükr ediyordu.

Ümitvâr peder ilk vapuru istikbâle gitti. Kınalı'ya yalnız "iki
yolcu çıkmıştı. Sükût ile hânesine avdet ederek diğer vapura ve...
vapurdan vapura nakl-i intizâr etti. Vapur bulunmadığı sâatlerde de
dürbin elinde denizden geçen kayıkları birer birer tarassud ve gözden
ğâib oluncaya kadar takîb ederdi. Âh!.. ne kadar kayıkların yolcularını
oğluna benzetmiş, yüreği ne kadar titremişti!...

Dört gün sonra Sabâh gazetesinde Bandırma istasyonuna âit
bir telgrafnâme okudu. Zâhirde kendisine taalluk etmeyen bir iş.
Bununla berâber şu telgrafnâmenin oğluyla bir münâsebeti olduğunu
sezerek ilk vapurla Bandırma'ya gitti.

Oğlu orada da yoktu!..

Artık muhtelif yerlerden sık sık ona oğlunun imzâsıyla telgraflar
geliyor. Her gün bir iskelede, bir demir yol mevkifinde onu arıyordu.
O bu hayâl ile ne kadar bî-karâr olmuş. Ne kadar fırtınalı havâların
yağmurlu soğuk günlerin mehâlikini bâzîçe-i emvâc olan küçük, dar,
pis bir vapurda bazan bir maunada, bir kayıkta sâkit ve sabûr atlatmıştı!
... Silivri'den Erdeğe, Gelibolu'dan Gemliğe kadar Marmara'nın Şarkında, Garbında, Cenûbunda, Şimâlinde ne kadar iskele ve ne
kadar ada varsa hepsini birer birer aradı. Mevhûm telgrafnâmelerin
temâdî eden yalanları onu me'yus değil, daha ziyâde ümitvâr ediyordu.

Zarîf bahçesi, torunlarının çenberleri çemenleri üstünde dönmeden,
çiçekleri, ağaçlarıyla harâb olmuş, zengin kütüphânesi, nisyânın her
gün biraz daha maddîleşen tabakât-ı mütekâsifesiyle tozlar ve örümcekler
içinde, metrûk bir türbeye dönmüştü.

Kimseyi ne ziyâret, ne kabûl ediyordu. Aylardan beri bî-çâreyi
görmemiştim. Konya'dan avdet ederken İzmit istasyonunda tesâdüf
ettim. Ne kadar değişmiş ve ne kadar ihtiyâr ve harab olmuştu!..
Oğlundan yine telgraf almış, bizim trende imiş. Evvelâ yolcuları, sonra
kompartımanları, eşyâ vagonlarını, lokomotif arabasını birer birer
aradı. Pek yorgundu. Oğlunun bu sefer de çıkmadığını görünce oradaki
tahta kanepenin üstüne yıkılır gibi oturarak,

— Âh!, nerede kaldı!... Baba olmamış ki bu kadar intizârın bir
babaya ne kadar eziyet verdiğini bilsin!., dedi.
Nişantaşı, 8 Ağustos 1918

Kaynak: Vikikaynak · Telif süresi dolmuş eser